28 Mayıs 2013 - 19:30
Hizbullah ve Hizb-i İsrail

Suriye meselesi maalesef ciddi bir fitneye dönüşmüş durumda.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Halkın trajedisinin büyük bir dezenformasyona uğratılmasıyla kurgulanan ortamda, “it izi, at izine karışıyor.”Gerçekliğin çarpıtılması, meselenin anlaşılmaz kılınarak ajite edilmesi ve böylece algıların değiştirilmesi uğruna aklı ve izanı zorlayan yorumlar ve eylemler ortaya konuyor. Böylece Suriye halkı üzerinden her gün değiştirmek zorunda kaldıkları hamleleri yapanlar, sonuçta felaketin boyutlarını derinleştirmekten başka bir sonuç üretemiyor.İşte böylesine kritik bir süreçte, yaşanan felakette payı olanları deşifre etmek, “suret-i haktan” görünerek yapılan fecaatleri anlamak, anlatmak, unutmamak ve unutturmamak da önemli bir sorumluluğa dönüşüyor. Zira İslami kamuoyu, maalesef geride kalan on yıllık zaman zarfında, son derece kolay yönlendirilebilen, gündemi manipüle edilebilen, günü birlik kanaat değiştirebilen ve böylece dostluğunda da düşmanlığında da hiçbir ölçü tutturamayan bir kıvama ge(tiri)lmiş durumda! Çoğu zaman servis edilen birkaç fotoğraf karesinden, sosyal medyaya düşen bir mesajdan ve daha da vahimi “majestelerinin hükümeti”nin tek bir cümlesinden kendine vazife çıkartabiliyor. Suriye’de gelişmelerle, Türkiye’deki İslami kamuoyunun gündemi arasındaki ilişkide de belirleyici olanın yine mevcut siyasal egemenliğin politikaları olduğu anlaşılıyor. Bu sebeple ortaya koyulan çabalarda herhangi bir iç tutarlık dahi aranmıyor. Örneğin Suriye’deki Baas diktatörlüğü devirmekten bahsedenlerin gündemine nedense İsrail e karşı tek bir mermi dahi atmadığı gibi son dönemde ilişkilerinde yeni fasıllar açmaya başlamış Körfez krallıkları girmiyor. Kendi halkına zulmeden bu diktatöryel yönetimlerin, Suriye halkına(!) gösterdiği alaka üzerinde hiç durulmuyor. Müslümanlara kan kusturan Azerbaycan’daki diktatörlükle Türkiye’nin “tek millet-iki devlet” diye tanımladığı dostluğun mahiyetini sorgulanmıyor. Baas politikalarının İsrail’in çıkarlarına uygun olduğu iddia edilirken, nedense İsrail’le iddiaların ötesinde ekonomik, siyasi ya da askeri açıdan daha somut ilişkiler kurmuş söz konusu iktidarların üzerine gidilmiyor. Bu ve benzeri çelişkiler, ister istemez sergilenen çabanın dinamikleri ve amaçları konusunda ciddi soru işaretleri oluşturuyor. Haliyle böylesine karalanmış bir tabloda, Suriye halkını, henüz dişe dokunur, muhalif bir politik örgütlülükleri dahi yokken ; “İkinci bir Hama olmayacak” ya da “Muhalefeti çaresiz bırakmayacağız, sonuna kadar arkanızdayız” gibi teminatlarla önce militarize edip ateşe sürükleyen, siyasi bir geçişi önceleyen çözümlere dönük her türlü girişimden men eden ve gelinen aşamada ABD ziyaretinde alınan emirle adeta “sap gibi ortada bırakan” Türkiye Hükümeti’nden sorulması gereken hesap da, İran’a ve Lübnan Hizbullah’ına çıkartılmak istenebiliyor!İşte bu yüzden, hem kendimizin nerede durduğunu hem de sürecin taraflarının nerede durduklarını hatırlatmakta fayda görüyoruz. Türkiye Müslümanlarının pozisyonu: 1980’li, 90’lı “evrim”den değil, “devrim”den yana bir gündeme sahipti Türkiye Müslümanları.Tartışmaların odağında İslami bir devrimin “nasıl” gerçekleşebileceği sorusu yer alıyordu. Böylece cahili, tağuti ve batıl iktidar, tevhid ve adalet için hükümsüz bırakılacaktı.Devrim, ilk kez İran İslam İnkılabı’yla beraber gündeme gelmişti. Fakat “devrim” fikrinin Türkiye’de zamanla dar bir çevrenin gündemine hapsolması, beraberinde “devrim” kavramının içeriğinin de dar bir çerçeveye sığdırılmasına yol açtı.Türkiye Müslümanlarının geneli ise “devrim”den değil, “evrim”den yana bir tavır sahibiydiler. 28 Şubat’a geldiğimizde ise “devrim”i savunan ya da en azından sempatiyle bakan kesimlerin de bu iddiadan yavaş yavaş çark etmeye başladıklarını gördük. Bu durum, elbette İslami bir siyasal mücadele yöntemine ilişkin bir tartışmadan kaynaklanmıyordu. 28 Şubat darbe süreci karşısında düşülen pozisyonun dayattığı bir gündemdi bu. Bu dönemde yapılan özeleştiriler, hataları anlamak ve düzeltmek için değil mevcudu meşrulaştırmak içindi. Herkes, kendi durduğu yerden durumu kurtarmak için adeta köprüden önceki son çıkışı arıyordu, çoğu da buldu. 80’li, 90’lı yılların “devrimcileri,” “mücahitleri,” “radikalleri”, 28 Şubat sürecinde önce “ıslahat” ve “nesil” gibi kavramları keşfettiler, aslında şehvetle talep ettikleri iktidarı, “devrimci” yöntemlerle elde edemeyince, birden bire onun zannettikleri kadar da önemli olmadığını kavradılar(!) Sonrasında ise AKP iktidarı sayesinde ahir ömürlerinde, devletten bir nasip alma imkanına kavuşunca, kraldan çok kralcı hale dönüştüler. Elbette elle gelen bu kazanımın, bir bedeli de olacaktı. Bu bedel, kendi ajandasını unutmaktı, kendi iddialarını terk etmekti ve yeniden kurulan iktidarın sivil ayağında kalarak, adeta sürece payanda olmaktı.Artık eski radikallerin gündemini de, söylem ve eylemini de belirleyen AKP’nin ajandasıydı.Zamanla siyasal iktidarın söylemiyle İslami kamuoyundaki söylem arasında bir fark da kalmadı.Ancak ne ilginçtir ki, Türkiye’de Kürt sorunu yüzünden “bir can kaybına daha tahammülü olmayan”, kendi ülkesinde “etnik temelli, mezhep temelli, ideolojik temelli ayrıştırmalara” şiddetle karşı çıkan bu barış yanlısı, ıslahçı, ümmetçi arkadaşların, iş Suriye meselesine geldiğinde bir anda rafa kaldırdıkları “İslam devrimi”nden, “cihat”tan söz ettiklerini de hayretle gözlemledik. Kendi sınırlarında mevcut iktidar yapısının ürettiği sorunun çözümü için bugüne kadar silahlı yönteme şiddetle karşı çıkanlar, sınırın diğer tarafında, Suriyeli muhaliflerden de ateşli bir silahlı direniş taraftarı olabildiler! Oysa 28 Şubat’ta “Zalim Kemalist İktidar”a karşı, bırakın herhangi bir kalkışmayı, “cihat”ı; kararlı, sürekli, iddialı bir “başörtüsü direnişi”ne dahi cesaret edemeyen, buna zorladığımızda bin dereden su getiren ve hatta “ Peki, başörtüsü sorunu bitince ne yapacaksınız?” ya da “Müslümanların başörtüsünden çok daha öncelikli gündemleri var” gibi, bizi cevap vermekten aciz bırakan(!) tezler ileri süren bu arkadaşlar, söz konusu Suriye halkı olunca, her gün onlarca insanın canına mâl olan silahlı mücadele yönteminin dışındaki olası çözüm yollarını tartışmaya dahi açmadılar! Türkiye’de “bir can kaybına daha tahammülü olmayan”lar, Suriye’de on binlerce canın kaybedilmesine nasılsa tahammül edebildiler! Türkiye’de etnik ve mezhebi ayrışmaya karşı çıkanlar, maalesef Suriye’de ayrışmaları desteklemekten geri durmadılar ve böylece ne kadar da “ümmetçi” olduklarını dosta düşmana gösterdiler! Nedense Türkiye’de İslami bir devrimi romantizmle suçlayıp, karalayan ve buna şiddetle karşı çıkanlar; çözümü, ele geçen devlet imkânlarıyla toplumu dindarlaştırmakta bulanlar; kendi cemaatleri için tek gündemi “eğitim” ve “nesil yetiştirme” olanlar, diğer halklar için “devrim”den başka bir yol bulamadılar! Ve şimdi de, özellikle ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin TC Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’yla sık sık görüşmeye başlamasından sonrasına denk gelen son süreçte, Suriye’deki Baas rejimini dahi ikinci plana atıp, gerçekleştirilemeyen “devrim”in müsebbibi olarak İran’ı, Lübnan Hizbullah’ını göstermeye başladılar! Böyle bir hedef saptırmanın, fitne ateşine benzinle koşmanın hangi tutarlılıkla, hangi ahlakla açıklanabilir bir tarafı bulunmaktadır? Yoksa AKP şemsiyesi altında İslam Birliği rüyası görenlerin, oturdukları yerden şimdi de bölge Müslümanlarına “ağabeylik” etmesi, “gaz” vermesi ya da “terbiye” etmeye kalkışmasındaki çelişkilerin, çıkardıkları gürültüyle bastırılabileceğini mi zannediyorlar? Biliyoruz ki, gerçekten zorlu bir süreçten geçiyoruz. Yazının başında da belirttiğimiz gibi sapla saman, at izi ile it izi birbirine karışmış durumda ve bu durumdan istifade etmeye çalışanların ne yaptıkları, yaptıklarının kime hizmet edip fayda sağladığını doğru tahlil etmek zorundayız. Bunun için de “Ortadoğu” tesmiye edilen İslam coğrafyasının genel durumuna bir kez daha bakmamız lazım. Gözlerden saklanmak istenen hikâye ne? Bu coğrafyanın en öncelikli problemi (Müslümanlar açısından) kuşkusuz İsrail’dir, olmak zorundadır.İsrail bir devlet değil, dünyadaki en büyük Amerikan üssüdür. Amerika’nın ve tabii tüm kapitalist batının İslam dünyasındaki öncelikli menfaatlerinin temsilcisi ve müdafiidir. Bu yüzden ABD ve batı açısından vazgeçilmezdir.İsrail’in tasfiye olacağı herhangi bir senaryo ABD ve Batı için bir kıyamet senaryosudur. Bunun için, batılı devletler gibi Türkiye devletinin de reel sahada üstün bir gayret sergileyerek yapmaya çalıştığı asıl şey, kamuoyuna dönük söylemin tam aksine, İsrail’i, bölgedeki tüm Müslüman devletler ve örgütlerle barıştırmak, ekonomik ve kültürel bir entegrasyonun içine sokmak ve böylece meşru bir devlet haline getirmektir. İsrail de bunun için, kuzeyden Türkiye ve Azerbaycan, güneyden Körfez ülkeleri ve Hindistan üzerinden tüm İslam coğrafyasına ilişkin bir çevreleme siyaseti gütmektedir. Bu kuşağın içinde sorunlu parçalar vardır ki, bunlar hiç bir şekilde İsrail’le ilişkilerini normalleştirmeyecek olan İran ve onun etki sahasındaki, Irak’tan Körfez krallıklarına, Lübnan’dan Yemen’e kadar uzanan bir bölgeye yayılmış vaziyetteki Şii nüfustur. Bu sorunlu parçaların en önemlisi de tabi ki İsrail’in ensesine yapışmış, ona daha önce hiç tatmadığı acıları tattıran HİZBULLAH’tır. Ancak hemen dibindeki Hizbullah’ı tasfiye etmek, aslında en büyük sorunlu parça sayılan İran’ı tasfiye etmekten geçmektedir. Bu da Türkiye, Suriye, Lübnan hattında batı/NATO ittifakına dâhil olmuş iktidarlar kurulmadan pek mümkün değildir. Anlattığımız, son üç senenin değil, son 23 senenin hikâyesidir. Birinci Körfez Savaşı’ndan beri bu sorunlu unsurlar için yapılan şeytanlıklar, kurulan ittifaklar, dökülen trilyonlar, sağlanan silahlar ve bölgede mobilize edilen unsurlar konuyla ilgili herkesin malumudur. Geldiğimiz noktada acı olan şudur ki; bu “Şii” unsura karşı mücadelede ABD tek kuruş, tek asker harcamamaktadır. Mezhepçiliği körükleyerek İran etrafındaki çemberi daraltmaya çalışan, bölgedeki Şii nüfusa karşı kanlı saldırıları teşvik edenler yine bölgenin “Müslüman” iktidarlarıdır! Ve yine dikkatle bakıldığında tüm çıplaklığıyla görülen şey şudur ki; bölgede İran ve Hizbullah’a söven iktidarların tamamı İsrail’in dostu, en azından siyasal hedef planında müttefikidir.Şu anda Türkiyeli Müslümanların gündemine de, sistematik bir şekilde Hizbullah ve İran “tehlikesi”ne yönelik senaryolar sokulmaya çalışılmaktadır. Gülen cemaatinin yayın organlarından AKP güdümündeki medyaya ve İslamcı haber sitelerine kadar uzanan geniş bir yelpazede, her gün bu tehlikenin(!) aslında ABD ve İsrail’den de büyük olduğu anlatılmaktadır. Sanırsınız ki, bölge tam batı işbirlikçisi rejimlerden kurtulmuşken Şii istilasına uğramaktadır! Ama bize anlatılan hikâyenin böyle olmadığı da, doğru olmadığı da ortadadır. Hizbullah’ı ve İran’ı açık hedef haline getiren; izan sınırlarını zorlayan iddialarla, ağız dolusu iftira ve hakaretlerde bulunan, bunların adeta yok olmaları için dua etmeye başlayan “ümmetçi”(!) arkadaşlara sorumuz şudur: Hizbullah’ın tasfiye edildiği, İran’da mevcut ideolojik yapının çöktüğü ve dolayısıyla Suriye’de de ABD ve İsrail’le müttefik bir yönetimin olduğu; AKP’nin “yeni Osmanlı”cı ideolojisinin liderlik edeceği, halkların tepesindeki zulmün Batı’ya teslim olmuş “dindar iktidarlar” eliyle yürütüldüğü bir “liberalizm cenneti”nde mi yaşamak istiyorsunuz? Yoksa İslam coğrafyasından İsrail urunun sökülüp atıldığı, Müslümanların kendilerini bağımsızca yönettikleri, bölgenin kaynaklarını kendi aralarında hakça paylaştıkları, Müslümanın Müslümana karşı “cihat” etmediği bir ümmet coğrafyasında mı?Meselenin özü bu sorunun cevabındadır. Lakin halkların dökülen kanının istismar edilmesi, bu sorunun etrafında şekillenen süreçlerin de üzerini örtmeye yaramaktadır. Öyle ki, kendi durduğumuz yer açısından, bölgede akan kanda AKP iktidarının sorumluluğu olduğu gerçeği bir çırpıda atlanmaktadır. Kör bir vahşetle tek hedef olarak ”Şiileri” gören tekfirci zihniyetin sadece Suriye’de değil; Afganistan’dan Cezayir’e, Irak’tan Libya’ya kadar ümmete verdikleri zarar gizlenmektedir. Bu çaba ise aslında ortadaki niyetlerin habasetini de faş etmektedir. Tam da böylesine kötü bir vasatta, insanları “gıyabi cenaze namazı”na diye çağırıp, İslam ümmetinin kahraman evlatları HİZBULLAH’a sövdürten, İran’ı adeta şeytanlaştırarak İsrail’in yüzünü güldürtenler de, şayet hatalarından bir an önce dönmezlerse, şüphesiz bunun sebep olacağı ağır vebali, utanç ve hezimet içinde taşıyacaklardır. Herkes, Suriye halkının uğra(tıl)dığı zulüm üzerinden kimin, neyin peşinden koştuğunu da görmektedir, ülkede ve bölgede kimin, hangi bedelleri ödediğinin de farkındadır. Fitne günleri geçtiğinde, elbette herkesin geride bıraktığı izler daha net şekilde görülecektir. O gün gelene kadar, NATO ittifakıyla birlikte hareket ederek bölge halklarına tuzak kurmayı, entrikalar çevirmeyi temel politika haline getirmiş bir devletin gücüne yaslanarak, bölge ve Türkiye Müslümanlarından açıkça “hesap sormak”tan bahsedenler sakın meydanı boş sanmasınlar! Biz Direniş’e verdiğimiz ahdin arkasındayız. Ve Şüphesiz ALLAH, MUNTAKİM’dir, SADIK’larla beraberdir.

Kadrican MENDİ / Platform Haber